60'larda Bayramlar
60'larda Bayramlar / Ahmet Küçükoğlu / Bigadiç Dergisi / Bilgi Peşinde / www.bilgipesinde.com / O günlerde daha bir başka olurdu bayramlar. 1960 yıllarının Bigadiç'inden bahsediyorum. Bugünkü gibi üç-beş katlı evler yoktu önceleri. Birkaç "jip"ten başka araç olmadığı için yolların daracık olmasının da mahzûru yoktu.
60'larda Bayramlar
O günlerde daha bir başka olurdu bayramlar. 1960 yıllarının Bigadiç'inden bahsediyorum. Bugünkü gibi üç-beş katlı evler yoktu önceleri. Birkaç "jip"ten başka araç olmadığı için yolların daracık olmasının da mahzûru yoktu.
Evlerin çoğu bahçe içindeydi. Bizimki de öyle tabii. Taş döşeme kocaman bir avlumuz vardı. Sokak kapısı iki kocaman ahşap kanattı. Öyle kocaman ki kanatları açınca kamyon bile girerdi içeriye. Zaten buğday yüklü, pamuk yüklü arabalar avluya girebilsin diye büyüktü. Aile fertleri olarak biz yandaki tek kapıyı kullanırdık.
Bahçemizin ortasında kocaman dut ağacı vardı. Aşı da yaptırmıştı babam. Parmak iriliğinde dutları olurdu. Sadece bize değil mahalleliye de yeter, artardı bile. Dut bu Ne kadar toplasanız, ne kadar silkeleseniz çoğunun yerlere dökülmesine engel olamıyorsunuz. Bizimse bahçemiz taş döşeme olduğundan temizliği çok zor olurdu, önce ablam, o gelin olunca kardeşimin burnundan gelirdi bahçe süpürgesi.
"Keselim bunu" diyordu annem. Yerlerde çürüyen, dutlara üşüşen arılar yıldırmıştı annemi, ablamı, kardeşimi. Ama ben istemiyordum. Kesilir miydi koskoca ağaç? Hem arkadaşlarla "Körebe" oynarken tâ tepesine kadar tırmandım mı beni kimse bulamazdı. Bir keresinde annemden dayak yiyince "ben bu eve bi daha gelmem" diyerek evden çıkmış, dut ağacımıza tırmanıp emniyetli bir budağına oturmuştum. Bir zaman sonra kardeşlerim beni aramaya çıkmışlardı. Tabii bulamamışlar, bu sefer annem de telaşlanmış, o da aramaya çıkmıştı. Onların telaşını yukardan seyretmekten öyle keyif almıştım ki...
Dut kesilecekti. Yerlerde yuvarlanıp bağıra bağıra ağlamama, kapıları taşlamama rağmen kesilecekti. Babam, kesecek adam arıyordu. Ama kesilmedi. Allah razı gelmemişti. Bir büyük olay, bütün ailenin kesme fikrini tersine çevirivermişti. Bizim eve elli-altmış metre mesafede Mustafa Hocaların evinde yangın çıkmıştı. Ahşap evden yükselen alevler göğü sarmış, mahalle dehşet içindeydi. Halk, ellerinde kovalarla yangına koşmuşlar bağırış çığırış gırla gidiyordu. Evleri yakın olanlar, kiremitlere ıslak kilimler seriyorlar, yangın sıcaklığıyla tutuşması muhtemel çatılarda tedbir alıyorlardı. Yangın yalazıyla göğe fırlayan korlamış tahta parçaları herkesin yüreğini ağzına getiriyordu. Bizim eve kilim sermedik. Gökten yağan kor tahta parçalarından bir tanesi bile düşmedi evimizin çatısına. Bahçemizdeki idamına karar verilmiş dut ağacı koca dallarını açmış, dev cüssesiyle havadan yağan korları tutuyor, ayaklarının dibine indiriyordu sanki. Yemyeşil kocaman yaprakları kavurulup buruşmuştu ama evimizin çatısı zerre kadar ısınmamıştı. Bu müthiş manzaraya hepimiz şahit olmuştuk. O günden sonra aileden hiç kimse ağacın kesilmesini istemedi. Ta ki avluya ev yapılana kadar...
Avluda dut ağacı var demiştik. Yine avlunun sol tarafında iki ahşap ambar vardı. Gerçi buğdaylarımız içindi ambarlar da boş olduklarında içine girer kaçamak Sigaraları orada içerdim. Ve iki katlı kocaman ahşap evimiz. Kapı kocaman, ambar kocaman, ev kocaman.. Hep kocaman kocaman diyorum ama eskiler bilirler gerçekten de öyleydi. Evimizin olduğu yer önceleri hükümet binasıymış. Babam burasını alıp ev yaptırırken devlet azametine uygun düşsün diye düşünmüş te olabilir, kim bilir. Evimizin Mahkeme sokağına bakan tarafında bir ahır vardı (şimdi yine var)
Kurban bayramına bir hafta kala kuzu melemeleriyle uyanır, hemen aşağı koşardım. Ahırda bağlı iki kuzu görmek beni pek şaşırtmazdı. Çünkü babam bayram yaklaşırken kuzuları alır, ahıra bağlardı. Bu hep böyle olurdu, bilirdim de yine dükkana koşar: "Baba kuzuları sen mi aldın (sanki başkalan almış ta bizim ahıra bağlayıvermiş gibi), bizim mi kuzular? diye heyecanla sorardım. Babam gülümser, dükkanın önünde satın aldığı taze yonca demetini işaret ederek "Hadi şu otu götür de azar azar yedir bayanlara; Kurbana kadar güzel bak bakalım" derdi.
Kurbanlıklarla "tos" oynamak, onları evin önünde gezdirmek, suyunu, yemini vermek en büyük mutluluklarımdandı. işte o günlerde mahallenin kadınlarında bir hareket gözlenirdi, imece usulü evlerde toplanılır; cevizler dövülür, hamurlar açılır; baklavalar, tırtırlar, saraylılar hazırlanır, fırınlarda pişirilirdi.
Mangal közü, ütülerin içine yerleştirilir, tüm çamaşır, elbise ütüden geçirilirdi. Yumurtayı andırır topuk taşları tamir görecek çorapların topuklarına yerleştirilir, sapasağlam yamalar yapılırdı. Ayakkabılar da gıcır gıcır boyanırdı tabi. Evlerin camları pırıl pırıl parlatılır, baştan sona ıslak bezlerle silinen ahşap tavanlardan, kapılardan burcu burcu çam kokuları yayılırdı sokaklara.
Babam bileytaşını yağlayıp bıçakları sürtüyorsa; eh bir de kaleden bayram topları anlıyorsa ertesi gün bayram başlıyor demekti.
Mustafa Hoca'nın dükkanının önünde yapılan "Barana"yı hiç kaçırmazdım. Barana; çeşitli şekerleme karışımın bir büyük tarafından alınıp çocuklara dağıtılmasıydı. Bu dağıtım; çocukların birden çullanması yüzünden hiç usulünce yapılamaz, şekerler, kabuklu fıstıklar, kuru incirler, elma kakları havaya fırlatılır, yerlerde bir kapışmacadır başlardı. Topladığımız her şekeri yer miydik bilmiyorum ama eve dönerken kese kağıdım mutlaka dolu olurdu.
Bayram namazına giderken ütülü elbiselerimiz, gıcırt, gıcırt öten iskarpinlerimizle yürüyüşümüz de değişirdi galiba. Bayram namazından çıkıp eve gelince ben ve kardeşlerim önce babamızın sonra da annemizin elini öper, karşılığında kazandığımız dolgunca harçlıkları gizli bir sevinçle cebimize indirirdik. En son annem, babamın elini öper; böylece bayramlaşmanın hâne içi töreni sona ererdi.
Babamın bizzat kestiği hayvanların arka bacaklarına bıçakla çentik atmak, o çentikten oklava sokarak hava yolu açmak, sonra da üfleyerek şişirmek benim işimdi. Yüzmek içinse, meşhur kurtarıcımız dut ağacının güçlü kollanna asardık kurbanı. Yüzülen hayvanın arka butunu kesen babam "Alın bunu, götürün annenize" deyince karnımız acıkıverirdi. Annem o butu sıyıracak, kavurmalık doğrayacak "ala canlı" pişirecekti.
Kurbanın ilk ve en leziz yemeği "Kızılca kavurma", dumanı üstünde sofraya gelirken ben kuru soğanları yumrukla kırarak herkesin önüne paylaştırırdım. Kızılca kavurma.. Ah, ne lezzetli yemekti o. Üzerine taze koyun yoğurduğunu da döktünüz mü tadına doyum olmazdı.
Yemekten bir süre sonra ailenin bütün bireyleri hamur tahtasının etrafına dizilir, etleri kemiklerinden ayırma işlemi başlardı. Kemiklerde bir parça et bırakılır, diğer etler doğranmak üzere hamur tahtasına yığılırdı. Bileylenmiş, jilet gibi keskin, bıçaklar, o gün mutlaka can yakardı. Hele ben elimi kesmediğim kurban bayramını hatırlamam.
Kemikler etler, Telli'nin daha sonraları Bayram'ın ekmek fırınında pişirilerek kurutulur, doğranmış etler ise kalaylı bakır kazanlarda kavrulurdu. Buzdolabı yoktu o günlerde. Etin uzun süre durabilmesi için bunları yapmaktan başka çare de yoktu.
İlk gün işleri bitirebilmişsek hemen giyinir önce Gıcırların Ennaba'ya (Emine abla da biz öyle derdik) gider ellerini öperdik. Ben tırtır tatlısını çok sevdiğim için rahmetli "Amed'in tatlısını getir yengesi" diyerek Fadime Yenge'me seslenirdi. Tatlıyı yer-yemez sokağa fırlardım. Babamdan aldığım bayram parasıyla Mustafa Hoca'dan dizi tatlısı alırdım. Bu ertesi günkü ticari hayatımın ilk sermayesiydi. Bayramın ikinci günü halamı, ablalarımı ziyaret ederek el öpme paralarını toplayacaktım. "Meşin top" almak içi yetmeyebilirdi toplayacağım paralar. Hem sonra bayram yerinde tatlı satmak hoşuma da gidiyordu.
Ertesi gün akşam üzeri, şekerli su ile ıslattığım dizi tatlısını kalaylı sini içinde bayram yerine götürürdüm. Tatlıların ikisini beş kuruşa satıyordum. Satılmasada zararı yok; kendim yiyiveriyordum nasıl olsa. Kazandığım paraları meşin top almak için biriktirmekti niyet ama genelde "kazıma" oyununda tüketirdim ne kazandıysam. Bu; üzerinde yuvarlak delikler olan birtablo idi. Altta bütün karton, arasında da kazınması gereken çikolata kağıdı gibi birşey vardı. Üstteki karton deliklerinden iğne ucuyla bu çikolata kağıdını yırtardınız. Boş çıkarsa gofret, bazan da tarak, balon gibi eften püften hediyeler kazanırdınız. En büyük hediyesi çoğu zaman bir ağız mızıkası olurdu.
Çıtır pıtırlar, mantar tabancaları, genç kızların yüreğini ağızlarına getirmek için kullandığımız müthiş silahlarımızdı. Bazı kereler bir ince teli yuvarlayıp iki ucu arasına sıkıştırdığımız mantarla el bombası icat ederdik. Elimizde patladığı, derimizi yaktığı bile olurdu ama kocaman kızları korkutmak için değerdi doğrusu.
Allı Dayı'nın "Erbab işii, Bunu yapan iki kişi, Biri erkek biri dişii.." diyerek sattığı mis kokulu kokareç bayram süresince yoktu artık. Topal Ömer'in dondurması, Balıkesirli Adam'ın sırtında taşıdığı semaver gibi nesneden bardaklara doldurduğu şerbet, Kızılçukur'dan kıl torbalarla gelip testereyle kesilerek satılan kar, Bılliş Ramazanın tahta tablasında peynir kalıbı gibi duran cevizli taş helva bayram paralarımızı tükettiğimiz şeylerdi. Ortadan kesilmiş portakala benzer göz göz bir teneke tablada yedi değişik renkte macun, satıcının kolunda gezdirdiği camekan kabında kıpkırmızı elma şekerleri, ayak pedalıyla döndürülerek camlara savrula savrula biriken pamuk helva.. Cebimizde kırık leblebiler, susamlı şekerler, akide şekerleri ile bayram boyunca mide fesadından iç bulantısı yaşardık.
Şimdiki çocuklar gibi markalı blucinler, Italyan ayakkabılar giyemiyorduk. Kafe'ler koka kolalar, hamburgerler yoktu o zamanlar. Atari salonları, bilgisayar oyunları da oynayamıyorduk. Ama "süvarilik" dedikleri büyük yamalarla kaplı ütülü, tertemiz pantalonlarımız rahattı bizim. Cebimizde kırık lebleliler, akide şekerleri; Bılliş'in taş helvası, Kızılçukur'un karı yetiyordu bize. Ormanın tomrukları üzerine uzatılmış kalaslarda Çöngülçök (Tahteravalli), çam ağacı kabuğundan yontularak yapılmış tabancalarla oynadığımız savaş oyunlarımız vardı ve onlarla pekâlâ mutluyduk biz.
Yorum ya da sorularınız için: bilgi@bilgipesinde.com