Bigadiç'e selam
Bigadiç'e selam / Bigadiç Dergisi / Hatice Gümüş Kırbıyık / Bilgi Peşinde / www.bilgipesinde.com / Son günlerde bir nostalji modasıdır çıktı. Hep düşünmüşümdür; nostalji geçmişe duyulan özlem mi, yoksa insanın kendi gençliğini, çocukluğunu araması mı? Kimbilir belki ikisi de. En azından benim açımdan öyle olduğunu sanıyorum. Evet benim nostaljim kendi çocukluk günlerime, ilk gençlik yıllarıma ve kasabamın o zamanki haline duyduğum özlem.
Bigadiç'e Selam
Son günlerde bir nostalji modasıdır çıktı. Hep düşünmüşümdür; nostalji geçmişe duyulan özlem mi, yoksa insanın kendi gençliğini, çocukluğunu araması mı? Kimbilir belki ikisi de. En azından benim açımdan öyle olduğunu sanıyorum. Evet benim nostaljim kendi çocukluk günlerime, ilk gençlik yıllarıma ve kasabamın o zamanki haline duyduğum özlem.
Ben Bigadiç'liyim. Bazılarının "yorgun eşek dinlenmez" dedikleri Bigadiç'ten. Çocukluğum ve ilk gençliğim bu küçük batı kasabasında geçti. O zamanlar beş bin nüfuslu bir yerdi. Tek eğlencemiz kontrol ekiplerinin sık sık "Bu binada topluma açık faaliyet yapmak tehlikelidir" diye rapor verdikleri harap sinemaydı. Ben de bütün çocuklar gibi yirmi beş kuruşluk pazar matinelerinin devamlı müşterisiydim. Genellikle kiloluk filmler gösterilirdi. O günlerden aklımda kalan ve beni etkileyen tek film "Roma Tatili"dir. Hala bir yanlışlık sonucu diğer filmlerin araşma karıştığına inanırım.
Bahçeli bir evde oturuyorduk. 42 depreminden sonra yapılmış konutlardandı. İlkokul bize iki sokak uzaktaydı. Zilin çaldığını duyar okula öyle koşardım. Evimizin bulunduğu yol o zaman taş döşeliydi, yolun sonunda ortaokul vardı; ondan sonra Bigadiç ovası uzanırdı. Tek trafik akşam at arabasıyla, hayvanıyla yorgun argın işinden dönen insanlardı. Onun dışında yol tamamiyle bize aitti. En çok oynadığımız oyunun "dombilis" olduğunu hatırlıyorum. Dokuz kiremit parçasını üst üste dizip top yerine de bir mısır koçanı ele geçirdik mi tamamdı. Sokak çığlıklarımızla inlerdi. Mutlu olmak, oynamak için, çok şeye ihtiyacımız yoktu.
Bahçemizde iki tane vişne ağacı vardı. Büyük olan benim yazlık köşkümdü. Vişne mevsimi geldimi tepesine kurulur, hayaller kurardım. Bu arada yoldan geçen genç aşıklara da pek rahat verdiğim söylenemez. Tenha sokakta buluşan, karşılaşan aşıklar vişne çekirdeklerinin ve ıslık sesinin nereden geldiğini anlayamaz, telaşla kaçışırlardı.
Sıcak yaz günleri, tarla zamanı demekti. O zamanlar herkes kendi toprağını kendisi işlerdi. Annemle gittiğim "Sıraorman" tarla anılarımda en çok kalan. Benim çocuk adımlanmla bitip tükenmeyen yollardı. Bilinmeyen bir maceraya gidiyormuşum gibi hissederdim her defasında. Ortaokulun bulunduğu tepeyi aşarız, o benim için Ağrı Dağı kadar yüksektir. Sonra uzun, tozlu, sıcak bir yol. Ve işte orası, perilerin kuyusu! Üç yol çatında. Kuyunun taşı, dişleri yer yer dökülmüş bir ihtiyar ağzı gibi; yıllardır ipler aşındırmış; yanında eğri büğrü paslı kovası. Ama olsun! Etrafı meyve ağaçlarıyla gölgelenmiş bu kuyu, benim hayal ülkemin kapısıdır. Ondan sonra böğürtlenli yol. Ellerimi kanatmak pahasına en iri böğürtlenleri toplamaya çalışırım. Gün inerken iş biter ve dönüş yolculuğu başlar. Ben güneşten kıpkırmızı yanmışım.
Ortaokul yaşlarıma geldiğim zaman çevreden anneme sitemler de gelmeye başladı. "Kalem tutan ellere nasıl çapa yaptırıyorsun" diye. Bigadiçliler okuyana her zaman saygılı olmuşlardır.
En büyük zevklerimden biri de anneannemin "Geren" tarlasına gitmekti. Ama o "Sıraorman" tarlaya gitmek gibi değildi. O dünya seyahatine çıkmaktı. Vasıtasız gidilemezdi. Oraya gitme teklifini reddetmezdim. Bunun üç nedeni vardı. Eşeğe binecektim, kavun, karpuz getirecektik ve dönüş yolu. Evet dönüş yolu harman yerinin yanından geçiyordu. Anneannem mutlaka orada durur, birine rica eder ve beni "dövene" bindirirdi. O ne zevkti o! Dalgaların üstünde kayar gibi hışır hışır döven sürmek.
Uzun kış gecelerinin rengi Fadime Teyzenin masallarıydı. Ağzından bal akan Fadime Teyze! Onun bize gelmesini dört gözle beklerdim. Gelince çocuklar hemen onun etrafına toplanır "Hadi Fadime teyze bize bir masal söyle" derdik. Bizi hiç kırmazdı. Çocukluk düşlerimiz Şahsene Hanım, Şehzade Sultanlarla süslenirdi. Ondan dinlediğim masalları başka bir kimseden duymadım. Şimdi düşünüyorum da o nerede öğrenmişti acaba?
Zaman, zaman ailecek dağlara pikniğe veya kamp kurmaya giderdik. "Çalıca" diye şifalı bir içme suyu vardı. Bir defasında onun yanına kamp kurmuştuk. Acaba Kleopatra'nın kayası hala orada mı? Onun üzerine oturunca ben de o dağların prensesi oluyordum. Sonra Softa Mınarı (Pınarı). Ulus Dağı'nın eteğinde soğukluğundan parmağınızı dokunduramadığınız pınar. Aşağıdaki kızılcıkları ve kirazlarıyla Kızılçukur, arkanızda Ulus Dağı'nın zirvesi! Zirveden Balıkesir'in göründüğü söylenir.- Kaç kez ulaşmaya niyet edip yarı yoldan döndüğümüz zirve ve Gönül Teyze. Babama "Oğlum Ahmet, ben buraya çıkacak yaşta değilim ya, ah bu gönül, gönül istiyor" diye seslenişi hala kulaklarımda. Oradaki kayayı ben mi hayal ettim, gerçekten var mıydı? Hani aşağıdaki vadide yükselen, sipsivri göğe uzanan, üzerinden ballar akan ulaşılmaz kaya!
Bir yaz da Şaban Dayının çiftliğinde kalmıştık. Ormanın içinde küçük bir çiftlikti. Karısı, oğulları ve gelinleriyle yaşıyordu Şaban Dayı. Gündüzleri bazen onlara yardım ediyor, bazen ormanda keşfe çıkıyordum. Her şey çok güzeldi de sabahleyin bir türlü ne olduğunu anlamayadığım tak tuk sesleriyle uyanıyordum. Anneme sordum: "sabahları yediğin tereyağının nereden geldiğini sanıyorsun" dedi. Utandım. Ben uykum bölünüyor diye kızarken Zeliha Teyze erkenden kalkıp bize yayıkta tereyağı dövüyordu.
Lise yılları yatılı okuduğum yıllardı. Bir tatilde okuldan dönüyordum. Mevsim bahar, aylardan Mayıs olmalı, sabahın erken saatleri. Dolmuştan indim. Mis gibi bir bahar sabahı. Leylaklar benim için açmışlar. Elimde bavulum, bu görkemli karşılama törenini içime sindirerek sabahın sessizliği içinde yürüdüm. Bu sabahı ve bu leylak kokusunu hiçbir zaman unutmayacaktım.
Sonra büyüdük. Yaşımızla birlikte burnumuzda büyüdü. Artık yumurtadan çıktık ve kabuğumuzu beğenmiyoruz. Bigadiç'ten gidecektim. Dış dünyaya yelken açacaktım. Görülecek yaşanacak ne çok şey vardı kimbilir. Uzun yıllardır başkentte oturuyorum. Pandora'nın kutusunun buralarda açıldığını, içinden çıkanları herkes kapıştığı için taşraya bir şey kalmadığını öğrendim. Belki benim çocukluğumdan bu yana Bigadiç de çok değişti. Taş yollar asfalt oldu, bahçeli evlerin yerini apartmanlar aldı; yollarda arabalardan insanlara pek yer kalmadı, eskiden kapılarımız açık dururdu, şimdi kilitliyoruz, çocuklar Kalede çelik çomak oynamıyor, bilgisayar oynuyorlar, yazları tarla yerine yazlıklara gidiliyor. Çam gölgeli dağ yollarında ceylan izleri, güneş görmeyen derelerinde yengeçler yok.
Ama olsun! Bigadiç benim için hala serin bahar sabahları, sıcak yaz günlerinde tozlu tarla yolları, leylak kokuları, ana kucağı, baba ocağı demek.
Hatice Gümüş KIRBIYIK
Yorum ya da sorularınız için: bilgi@bilgipesinde.com